Ana Sayfa / İSLAMİ KONULAR - MAKALELER / Ebu Hanzala’ya ’15 Temmuz’ yanıtı

Ebu Hanzala’ya ’15 Temmuz’ yanıtı

15 Temmuz 2016’daki askeri darbe girişiminden sonra, demokrasi nöbeti tutanlardan ayrı bir şekilde sokağa çıkılıp darbeye karşı durulması gerektiğine dair Tevhid Dergisi’nde bir yazı yayınlayan Ebu Hanzala künyeli Halis Bayancuk’a karşı bir cevap yazısı yayınlandı.

Justpaste sitesinde yayınlanan yazı, konuları ele alış yönüyle dikkat çekti.

İşte o yazı:

Şüphesiz hamd, Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülerinden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse, onu saptıracak yoktur! Kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur!

Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve Rasulüdür.

“Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün!”
Âl-i İmran 102

“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden korkun! Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının! Şüphesiz Allah, üzerinizde gözetleyicidir.”
Nisâ 1

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın! Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”
Ahzâb 70, 71

Bundan sonra; Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır, yolların en hayırlısı Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır! Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir, her dalalet ateştedir!

Yapılması elzem olan ve yapılabilecek bir şeyi, yine yapılması elzem lakin yapılamayan (en azından şimdilik) başka birşey sebebiyle ertelememek için bu yazıyı kaleme aldık.

İnşaallahu Teala bu yazının devamını da yazmaya çalışacak ve konuyu bir bütün şeklinde ele almış olacağız. Yazı silsilesinde genellikle meydana gelen ve okuyucunun kesin sonuca varmak için son yazıya ihtiyaç duyması bu sebeple son halkası okunmayan yazı silsilesi çoğunlukla yanlış anlamalara sebep vermesinden dolayı bizler her yazıyı kendi bünyesinde bitmiş bir şekilde sizlere sunmaya çalışacağız.

Amacımız hiç şüphesiz kafaları karıştırmadan hakka isabet edebilmektir. Baştaki sözümüzden de anlaşılacağı üzere bu yazıyı önceden kaleme almak istemedik. Kendimizi bu makamda ehil görmedik. Lakin emri bil ma’ruf nehyi anil münker görevi bizlere kadar inmiş ise bu görevi yapmamayı hoş görmememiz sebebiyle bismillah dedik.

Rabbimiz Azze ve Celle hayırla tamamlaya…

Evvela; hidayeti veren Rabb Teala’dır. Bu kimsenin elinde değildir. Olması da mümkün değildir. Şahsım dini Halis’ten öğrenmedim, Rabbim başka şeyleri vesile etti. Lakin kendisinden istifade ettim. Fakat bu durum kendisini iyice kibirlendirmesin, çünkü biz bir çok kafirden de istifade etmişiz.

Bunun ardından; cahil sapıtmaz demek ne denli saçma ise alim sapıtmaz demekte bir o kadar saçmadır. Kişinin kendisini ‘dahada yoldan çıkmam‘ moduna sokması herhalde şeytanın büyük bir tuzağıdır. Ayet ve hadisler nice alim olanların ayağının kaydığını bizlere haber veriyor.

Muhataplarımız kendilerini ve liderlerini günahsız görmedikleri zannıyla ve bu bahsin anlaşılmış olacağından bu kadarla iktifa edip fazlaca uzatmıyoruz.

Yapılması elzem olan meseleye gelecek olursak; dergide yayınlanan “gösteriler” isimli yazıyı irdeleyip bazı başlıklar altında açıklamaya çalıştık. Rabb Azze ve Celle hayırla tamamlaya…

GENEL-ÖZEL

Derginin ilgili yazısına baştan itibaren bakılınca şunlar görülür;

  • İlk bölümde İslam da gösteri ve yürüyüşün caizliği çeşitli şekillerde ispatlanır.
  • İkinci bölümde 3 delil zikredilir.
  • Üçüncü bölümde ise tavsiyeler başlığı altında fetva verilir.

Falan şahıs bu yazı ile resmen karşısındakiler ile dalga geçmiş, kendi sözünün kişiler tarafından ne derece kutsandığının sınırlarını öğrenmiş, kendisine taassup ile bağlananlarla bağlanmayanları birbirinden ayırmıştır.

İlk bölümde genel bir yazı yazılmıştır. Kimsenin itiraz etmeyeceği bu yazının oraya koyuluşu gösterilerin hükmünü açıklamaktan ziyade son bölüme zemin hazırlamaktır. İlk bölüm kendi bünyesinde içindeki bazı yanlışlar göz ardı edilince doğrudur. Lakin son bölüme temel olması hasebiyle alakasız bir yazıdır.

Çünkü kişilerin akıllarını kurcalayan gösterilerin meşru olup olup olmadığından ziyade o gün gösteri yapmanın meşruluğudur. Herkes genel olarak gösteri yapmanı meşru olduğunu bilir. Süt kardeş ile evlenmenin hükmünü sorana evliliğin İslam’daki yeri değil süt kardeşle evliliğin İslam’daki yeri anlatılır.

Çünkü talep edilen genel mesele değil genelin içinde özel meseledir. Özelden sorana genelden bahsetmek ya meseleyi bilmemeyi, ya sözü gereksiz uzatmayı, yada mevzuyu çarptırmak için zemin hazırlamayı gösterir.

İkinci bölümdeki deliller ise konu ile alakalı olmadığı halde yazıya eklenerek yazı ile alakalı havası verilmiş ve hoca delilsiz konuşmaz demeye getirilmiştir. Oysaki ilerleyen bu delilleri iyice incelediğimizde mevzunun ne denli bir oyun olduğu gözler önüne serilecektir.

Son bölüm ise kendi bünyesinde bir felakettir.

NİYET SEBEBİYLE GÜNAH TAATE DÖNÜŞMEZ

“Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Resul’üne ise onun hicreti Allah’a ve Resul’ünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık yahut nikâhlayacağı bir kadın için ise, onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.” [Buhari (1, 54, 2529, 3898, 5070, 6689, 6953); Müslim (1907); İbn Hibbân (388); İbn Huzeyme (142); Ebû Dâvud (2201); Tirmizî (16429); Nesâî (75, 3437, 3794, ); İbn Mâce (4227); Ahmed (168); Humeyd (28); Mâlik (983)…]

Fahreddin er-Razî şöyle der:

“Günahlar, niyet sebebiyle günah olmaktan çıkmaz. Bu sebeple cahil, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in “Ameller ancak niyetlere göredir” hadisinin niyet sebebiyle günahın taate dönüşeceğini sanmasın!”

İbn-i Teymiyye’ye Birisi diyor ki: “Üstad! Büyük günah işlemek, adam öldürmek, yol kesmek, zina etmek ve bir takım münker fiiller işlemek amacıyla toplanmış yol kesiciler var. Bir adamda bunları doğru yola getirmek amacıyla içerisinde kötü sözler bulunmayan şarkılar söylese ve kendince bundan başka da yolu olmasa, bu işin neticesinde de büyük günahlar işleyen o gurup, küçük günahlardan dahi kaçacak kadar takvalı olsa bu kişinin metodu caiz ve meşru mudur?” Soruya Şeyhu’l İslam İbn-i Teymiyye şöyle yanıt verir: “Şüphesiz ki böyle bir metot bid’attir. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Rahmanî metodu şeytanî metotlara ihtiyaç bırakmamaktadır.”

Yukarda da görüldüğü üzere ameller niyetlere göredir hadisi her dönem çeşitli zümreler tarafından istismar edilmektedir. Öyle ki; kişiler yapmış oldukları tüm gayriİslami işleri bu hadis ile meşrulaştırmaya çalışmakta ve insanları saptırmaktadırlar.

Aynı oy meselesinde olduğu gibi ‘ Efendim benim niyetim İslam’ın gelmesidir ‘ ve ‘İslam için oy verenle laiklik için oy veren aynı olmaz. Birinin niyeti meşru iken diğerinin niyeti gayri meşrudur’ falan filan.

Oysaki bu hadisin bu şekilde anlaşılmaması şarihler tarafından da dile getirilmiştir. Şöyle ki; niyet sebebiyle günah taate dönüşmez. Misalen: Bir kimse ‘benim çok param ve malım var ve ben bunları Allah Azze ve Celle’nin emriyle vasiyet etmek ve miras bırakmak istiyorum. Lakin eşim ve çocuğum yoktur. O zaman geneleve gideyim de gayri meşru bir şekilde bir çocuk edineyim de miras bırakayım ‘ dese ve bunu bu iyi niyeti ile yapsa bundan dolayı bu kişiye had cezası uygulanmayacak mı? Elbette ki bu kimse zina etmiştir ve haddi hak etmiştir. Evet ameller niyetlere göredir. Bu kimse Allah Azze ve Celle’nin yasakladığı bir amele niyet edip, bunun sonucunda iyi bir şey yaptığını iddia ettiği ve Allah Azze ve Celle’ye muhalefet ettiğinden bunun bu ameli niyetine (Allah Azze ve Celle’ye muhalefetine göredir.)

“ Allah Azze ve Celle bizlere tağuttan ictinab (sakınmamızı) etmemizi emrettiği halde birisi çıkıp “benim amacım diğer tağutların galip gelip müslümanlara zarar vermemesi niyeti ile var olan tağutun sokaklara çıkın emri ile sokağa çıkan halkla birlikte eylem yaparak ülkenin emniyetine ve selametine çalışmaktır” dese bu ne denli doğru bir harekettir?

YASAK VE TAATİN SINIRLARI

Bizler, dinde bir yasağı ancak Allah Azze ve Celle’nin Kur’an’da ve peygamberine bildirmesi ile biliriz. Aynı şekilde yasak olan bir şeyin yasaklığının sınırlarını da yine Allah Azze ve Celle’nin Kur’an’da ve peygamberine bildirmesi ile biliriz.

Misalen; tağutu inkar bizlere emredildiğinden bizler tağuttan tamamen beri olmalıyız. Öyle ki; birisi çıkıp “ tağutun resmini (parayı) cebinizde taşımanız, bu beldede yaşamanız, kimlik taşımanız vs. İctinabınıza aykırı eylemler değil midir?” dese, bizler cevaben deriz ki; evet bu yaklaşım bu mantığa göre doğrudur. Mantık bunu gerektirir. Lakin bizler ilk sıraya mantığımızı değil Allah Azze ve Celle’ yi ve kendisine bildirilmesi sebebiyle peygamberi koyduğumuz için bu konuda mantığımızdan evvel ilk sıraya koyduklarımıza bakarız. Orada bulur isek ne âlâ yoksa kaçınırız. Peygamberimiz kendi döneminde kayzer ve kisranın resimlerinin bulunduğu paralar ile alış-veriş yapmış ve bunda bir beis görmemiştir. Bu sebeple eğer bu ictinabımızı etkileyen bir şey olsaydı peygamber yapmazdı. Demek ki bunun yasaklanan mesele ile ya alakası yoktur yada burada kısmi bir izin, ruhsat ve yada ayrım mevcuttur deriz.

Bu sebeple bu parayı kullanmakta bir sıkıntı görmeyiz. Peki size soruyoruz ictinab etmemiz emredildiği halde bir tağuta karşı başka bir tağutun yanında ülkenin selameti için tüm hassasiyeti göstermenin delili nedir?

Eğer ki bunun bir delili yoksa -ki yoktur olsaydı bas bas bağırırdınız– sizlerin dayanağı Kur’an ve Sünnet değil de evlerinizdeki koltuklar mıdır?

Neye dayanarak bu niyetler ile çıkanı başka bir niyet ile sokağa çıkandan ayırt ediyorsunuz?

KELİMELER VE KAVRAMLAR

İbn Kayyim, İ’lamu Muvakkiin adlı eserinde kadılardan bahsederken örfü de iyi bilmesi gerektiğini söyler. Bu toplumun ileri gelenleri için önemli bir meseledir. Ç

ünkü kişi bir söz söylerde toplumda o kelimesi farklı manada bildiğinden mesele yanlış anlaşılabilir. Aynı şekilde kadı hüküm verirken örfü iyi bilmez ise yanlış hüküm vermesi kaçınılmaz olur. Misal; Trakya tarafında hele de Kafkaslarda teyze, hala, amca ve dayı kızlarına bacı denilmektedir. Orada bir adam kalkıp kadıya “falanca bacısıyla evlendi” dese oysaki evlendiği teyze kızı olsa ama kadı oralardaki dile tam hakim olmadığından yanlış bir hüküm verecektir.

Bu sebeple kişi helede bir cemaate öncülük ediyorsa kelimelerini iyi seçmelidir. Bununla birlikte; bizler Türkiye’de yaşayan ve türkçe konuşan insanlarız. Bizlere türkçe bir şey söylendiğinde bunu anlarız. Türkiye’de kimse soba denilince tencere anlamadığı gibi elmadan da armut anlamaz.

Oysaki adam çıkıp “nerenizle okudunuz, biz böyle mi yazdık” tarzında konuşup karşısındakilere hakaret ederken ne anlaşılması gerektiğini de söylemiyor.

Ne yani bu kadar insan bunu anladıysa sorun bunlarda da sen yinede doğru mu yazdın? Dönde neyi nasıl yazdığına bak. Hatayı da bu kadar insan da değil kendinde ara!

Ve bir bak sen nerenle yazdında bu insanlar yanlış anlamış? Evet sen kalbindeki fitne ile bir şeyler yazınca hakka değil batıla isabet ettin!

Ey falan! Bizler seni ve konuşmalarını iyi biliriz. Lakin bu kelimeler senin kelimelerin değil! Sen net konuşurdun herkeste anlaması gerektiğini anlardı. Şimdi sen ne dedinki millet anlamadı?

Ahmet ibn Hanbel dediği gibi; Bidat ehli hep ucu açık kelimeler ile konuşur ve sorulduğunda biz böyle demek istemedik diyerek kelimeleri farklı manalandırırlar.

Olmaya ki senin kelimelerinde bidat ehlinin kelimeleri gibidir de, herkes doğru anlamış iken…

Ve şu bilinmelidir ki; Allah Azze ve Celle ve Rasul’ün net bir şekilde bildirdiği herhangi bir hususta kimsenin muhalif görüş bildirme, söz söyleme, amel etme yetkisi yoktur.

Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.) der ki:

“Eğer Allah Azze ve Celle ve Rasulünün kelamından, Allah ve Rasulünün muradının ne olduğuna dair açık bir delil getirilemiyorsa hiç bir kimse Allah ve Rasulünün kelamını kendi mezhebine yorumlamak yetkisine sahip değildir. Çünkü Allah ve Rasulünün sözü, ilim adamlarının sözlerine değil, ilim adamlarının sözleri Allah ve Rasulünün sözlerine tabidir. İlim adamları arasında görüş ayrılığı bulunan bir konuda, eğer Şari’nin sözü belli bir anlama işaret ediyorsa, Allah ve Rasulünün sözündeki bir ilkenin ilim adamları arasında anlaşmazlık bulunan bir görüşle nakzedilmesi caiz olmaz. Fakat bazı kimseler alimlerin konu hakkındaki görüşlerini bilmez ve başka bir görüşün bulunduğundan da habersiz olursa, onu icma zannedebilir. Müslümanın Allah ve rasulünün sözüne gereken değeri vermesi gerekir. Hatta hiç bir kimsenin herhangi bir kimsenin sözünü, onu neyi kastettiğini bildiği şeyden başka bir şeye yormak yetkisi yoktur. Herkesin konuşmasında o lafzın ifade etmesi muhtemel manasına yorumlamak doğru değildir. Pek çok kimse, kendi görüşüne aykırı nasları tevil eder, bu tevili yaparken lafzın muhtemel manasını zikreder. Böyle bir tevili yapmaklada kendisine karşı kullanılan delili bertaraf ettiğini sanır. Bu ise bir hatadır.” (İbn Teymiye külliyatı cilt-7 sh. 36-37 Tevhid yayınları )

Bizlerin de senin sözünü başka manalara yormamız mümkün olmadığından, senin yazdıkların için belki yanlış anlamışızdır, belki de dönderirsinde başka mana verir diye beklerken, sen bayağı kendini savundun ve boş laflar ettin, kibirde ziyade yaptın. Şimdi sen madde 6 da söyleyeceğini söylemiş iken bizler ne anlayalım?

Tavsiyeler:

1. Müslümanlar, İslam’a ve Müslümanlara karşı bir tehdit algıladıklarında, asli kafirler ve İslam’a müntesip olup da imanlarına zulüm bulaştırmış olanlarla beraber ortak hareket edebilirler.

2. Beraber hareket etmelerinin esası, Müslümanların bu çalışmanın hiçbir yerinde akide ve ahlaka aykırı bir duruma zorlanmamasıdır. İçinde küfür içerikli maddelere yemin olmayan, çalışma esnasında Müslümanlardan küfür olan veya haram olan bir şey talep edilmeyen, çalışmanın neticesinde Müslümanların varlığına, ahlakına ve emniyetine zarar vermeyeceğini düşündükleri yerlerde İslam dışı topluluklarla ortak hareket etmelerinde bir beis yoktur.

3. Yaşanan hâdiselerden tecrübeyle -15 Temmuz olayları da buna dahildir- Müslümanların insanlara sahih İslam’ı anlatabilecekleri yerler dışında toplum arasına karışmamaları ve Müslümanlarla bir arada olmalarıdır. Toplumla karışma çoğu zaman Müslümanların Allah’ın haram kıldığı şeylere maruz kalmalarını getirmektedir.

4. İmkan dahilinde Müslümanların çalışma yaptığı alan ve sancaklarının belirgin olması sağlanmalıdır. (Yeni yayınlanan konuşmasında da halk darbeyi bastıramadığı takdirde kendilerinin de eylemlere katılacaklarını söylüyor. tevhid müdafaası derslerinde de Mısır da sokaklara dökülenlerin küfründen bahsediyor.)

5. Bu konu maslahat ve mefsedetin takdirine bağlı olduğundan bu çalışmalara katılanlar ve sahada bulunanlar bulunmayanları kınamamalıdır. Bunun gibi bu çalışmalarda yer almak istemeyen Müslümanlar kardeşlerini itham etmemelidir. Maslahat ve mefsedetin takdiri kanaat önderlerinin ilim, hikmet, tecrübe ve ufuklarına kalmıştır. (Oysaki tevhid müdafaası derslerinde maslahat ve mefsedetlerin kişilere göre olmadığını bunun din tarafından belirtildiğini söylüyor.)  Bir öncünün tespit ettiği bir maslahat bir diğerine göre mefsedet olabilir. Bu da konum ve tutumların farklılaşmasını doğurur. (Oysaki tevhid müdafaası derslerinde maslahat ve mefsedetlerin kişilere göre olmadığını bunun din tarafından belirtildiğini söylüyor.)

6. Karışıklık, belirsizlik ve merkezi kontrolsüzlüğün başta Müslümanlar olmak üzere toplumun hiçbir kesimine faydası yoktur. Ortadoğu ülkelerinde yaşanan kaos ve çözümsüzlük hepimizin malumudur. Ne İslam daveti ne de İslamî mücadele sıhhatli bir zeminde yürümekte ve her geçen gün durum daha da kötüleşmektedir. Müslümanların kaos ve belirsizliğe yönelik her durum ve çağrıya karşı dikkatli olmaları gerekmektedir. Ortadoğu’da insanların görece emniyette olduğu tek ülke olan Türkiye’nin durumunu muhafaza etmek yani emniyet ve selamet için her Müslüman elinden gelen hassasiyeti göstermelidir.

7. İslam akidesi ve gayrı İslami topluluklarla muamele fıkhını tam olarak anlamamış, duygusal etkileşimler neticesinde inancına zarar verebilecek insanların böyle durumlardan uzak tutulmaları gerekmektedir. En büyük maslahat, İslam inancının korunması; en büyük mefsedet, İslam’ın dostluk-düşmanlık inancının zedelenmesidir. Bu durumda olan yeni Müslümanların inancını muhafaza edebilmek adına başta siyaset olmak üzere bu tarz mevzulardan sakınılması gerekmektedir.

8. Daha önceki birçok açıklamamızda belirttiğimiz gibi, İslam’ından dolayı saldırıya uğradığını düşündüğümüz hangi taife olursa olsun destek olmalı, İslam’a yapılan saldırıyı berteraf etmeliyiz.

(Şeriat ve Maslahat Açısından Gösteriler ve Gayri İslami Yapılarla Ortak Çalışma – Tevhid Dergisi Başyazısı)

VESİLELERİN HÜKÜMLERİ

Falanca şahıs, yazının muhtelif yerlerinde gösteri ve mitinglerin haddi zatında bir vesile olduğunu ve sebep olduğu şeye göre hüküm alacağını belirtmektedir –ki bu doğru bir tanımlamadır.- Bu koymuş olduğu kaideyi dergide yazdığı şekilde aşağıya ekledim.

“…Gösteri ve mitingler birer vesiledir. İslam’ın vesileler hakkındaki genel hükmü bunlar için de geçerlidir. Hakkında özel bir yasak bulunmayan her vesile mubahtır ve hizmet ettiği gayeye göre hüküm alır. Şayet bu vesile İslam’ın vacip kabul ettiği bir sonuca hizmet edip vesile oluyorsa vacip, sünnete aracı olursa sünnet, harama veya mekruha aracı olursa haram ve mekruh hükmü alır.

…Gösteriler de haddi zatında birer vesiledirler. Küfür olan bir inancın yayılması ve var olması için, bir münkerin serbest olması adına ya da İslam’ın haram kıldığı herhangi bir gaye için yapılan gösteriler İslam’ın yasakladığı bir neticeye hizmet ettiğinden vesile olduğu sonuca göre küfür veya haram olur. Allah’ın şeriatını istemek, İslamî bir şiarın geri dönmesi veya bir münkerin izalesi için yapılan gösteriler de, vesile olduğu neticenin hükmünü alır.
…Herhangi bir vesile umulanın aksine şer doğurur ya da Allah’ın razı olmadığı haramların işlenmesine sebep olursa meşru olmaktan çıkıp gayrı meşru bir hâl alır. Bugün miting ve gösterileri mücadelelerinde bir metod olarak kullananların bu noktaya dikkat etmeleri ve vakıayı doğru tahlil etmeleri gerekmektedir.

…Bir münkere itiraz ederken daha büyük münkerlerin ortaya çıkmasına sebebiyet veren gösterilerden sakınılmalıdır. Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem birileri onu helal sayacak dediği müzik eşliğinde, kadın ve erkek ilişkilerinde İslam’ın koyduğu mahremiyeti çiğneyen, İslam’ın onay vermediği şiarlarla slogan atılan gösteriler örnek gösterilebilir. Birçok camia başörtüsü eylemlerinde kadın erkek mahremiyetinin ortadan kalktığını, kızlar ve erkekler arasında flörtün yaygınlaştığını itiraf ediyorlar. Bugün birçok kanaat önderi başörtüsü sorunun sonlanmasıyla okullara akın eden örtülülerde tesettür sorununun başladığını ve bunun önüne geçemediklerini, az bir zümre istisna edilirse çoğunluğun Allah Rasûlü’nün lanetlediği şekilde giyindiğini itiraf ediyorlar.”

Lakin şahıs bunları yazmasına rağmen kendi zikrettiği kuralı unutmuş olacak ki yazının deliller kısmında şu şekilde bir ibare kullanıyor: “Medine Vesikası, Allah Rasûlü’nün yönetiminde olan ve müşrikleri Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem otoritesini kabul etmeye zorlayan maddeler de içerir. Bu hâliyle içinde bulunduğumuz vakıadan farklılık arz eder. Bizim bu vesikayı zikretmemizin amacı yukarıda zikrettiğimiz şartlar dahilinde kafirlerle ortak bir tehdit karşısında ortak hareket etmenin itikadi bir mesele olmayıp, maslahat ve mefsedetin doğru tespitine göre şekilleneceğini Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem örnekliğinde anlatmaktır. Çünkü bu itikadi bir sorun olmuş olsaydı Allah Rasûlü, ikrah dışında hiçbir surette bu antlaşmaları yapmazdı.”

Şimdi kardeşim bu oldu mu? Yukarıda ne söylemiştin? Sebep oldukları şeye göre hüküm alırlar. Peygamberin yaptığı küfür değildi ki çalışması da küfür olsun.

Hem sen yukarıda gösterilerin meşruluğundan bahsedip burada ortak çalışmaya delil getirmen başlı başına garip bir hareket iken, Medine vesikası üzerinden temmuz olaylarını itikadi bir mesele olmaktan çıkarman bundan daha gariptir.

Evet kural senin de zikrettiğin gibi belli. Sonuç şirk ve küfürse sebepte küfür olur. O zaman Peygamber küfür olsaydı yapmazdı demenin ve akılları karıştırmanın amacı ne!? Namaz kılmayan bir topluluk deseki “efendim Peygamber abdesti olmadığı zaman namaza yaklaşmamıştır. Eğer namaz kılmamak günah olsaydı Peygamber böyle yapmaz namazdan uzak durmazdı. Bundan dolayı biz de namaz kılmıyoruz.”

Bu sizin Medine vesikasını örnek verip bunun üzerinden temmuz olayına zemin hazırlaman aynen buna benzer ki, bu ne kadar yanlışsa o delillendirmede bir o kadar yanlıştır.

Peygamberimiz kendisine “gel bir yıl sen bizim ilahlarımıza ibadet et bir yılda biz senin ilahına ibadet edelim.” diyenlerle “amacın liderlikse seni başımıza lider edelim, kadınsa en güzel kadınla evlendirelim, paraysa aramızda toplayıp en zenginimiz yapalım.” Diyenlerle ortak bir çalışmaya girişmemiştir.

Çünkü bu istenilen şey küfür üzere bir birliktelikti. Şimdi bizde senin gibi kafadan bir delillendirme ile “ortak çalışma şirk ve küfür olduğu için peygamberimiz yapmamıştır. Şirk olmasaydı yapardı” dememiz ne denli doğru olur?

Bazı kelimeler bazı yerlerde uygunsuz olduğundan söylenmez. Söylenmesi manaları bozar yanlış anlaşılmalara sebep verir. Misalen Abdulaziz Bayındır’ın “Allah, Peygamberleri haksız yere öldürmeyin dedi. Demek ki haklı yere öldürülebilirler” dediği gibi demek saçmalamanın dik alasıdır.

Sizinde burada yaptığınız bundan farksızdır. Söylenecek söz bellidir. Vesileler sebep olduğu şeye göre hüküm alırlar. 15 Temmuz olayları şüphesiz tağutu korumaya yöneliktir. Bu sebeple gösteriler de aynı hükmü alırlar.

AMELİN ÖZÜ

Falan şahıs, eski 28 Şubat eylemlerine atıfla şöyle diyor:

“… Örtünün yasaklanması elbette bir münkerdir ve her Müslümanın itiraz edeceği bir durumdur. Ancak örtüden önce sorulması gereken daha önemli bir soru vardır. Acaba mevcut okullar bir Müslümanın akidevi ve ahlaki olarak okumasına müsait midir? Şayet okullar şer’i açıdan okunmaya uygun değilse -ki değildir- yapılan eylemlerin sadece örtü zulmüne ve İslam düşmanlığına itiraz şeklinde olması gerekirdi. Bu eylemler sistemin ‘Haydi kızlar okula’ kampanyalarına hizmet eden ve uzun yıllar sonunda ‘Kız çocukların okuması vaciptir’ anlayışına dönüşmüşse ortada zararı faydasından çok daha büyük olan bir durum söz konusudur. Sistemin uzun uğraşlarla başaramadığı bir rezaletin İslamî kesim eliyle gerçekleştirildiği de düşünülürse konunun vehameti daha iyi anlaşılacaktır. Müslümanların iyi niyetle yaptıkları ve uzun yıllar devam eden gösteriler üzerinde muhasebe etmeleri kaçınılmazdır.”

Burada çok güzel bir noktaya değiniliyor. Lakin daha ileri satırlarda kendiside aynı hatalara düşüyor. Evet eylemin başına yani amelin özüne bakılınca mevzu okullara uzanıyor. Bu eylemin yapılış amacıda gün yüzüne çıkmış oluyor. Aynı pencereden günümüze bakınca durumun çokta farklı olmadığını görüyoruz. Eylemler vatanı işgale gelene yapılıyor. Fakat özüne inilince saldırının tağuta yapıldığını ve müdafaa edenlerin tağutu müdafaa ettiğini görüyoruz.

BİR AMELİN SAHİH OLMA ŞARTI

Ehli Sünnet, bir amelin makbul olabilmesi için iki şart arar. Bunlar; 1-İhlas, 2-Kuran ve sünnete uygunluk.

Ehli Sünnet bu şartları arar ki bunlardan birinin yoksunluğu o amelin makbul oluşunu bozar.

Misalen münafıklar. Kuran ve sünnete uygun amel işlerler ama ihlas yerine kalplerinde inkarı barındırdıklarından kafirlerden dahada alt derekelerde cehennem ateşine bırakılacaklar.

Diğer bir misal ise Mevlevilerdir. Adamlar ihlas ile kendilerinin ve birbirlerinin etrafında dönerler. Ama Kuran ve sünnette olmayan bir ameli ortaya koymaya çalışırlar.

Bu sebeple bizler soruyoruz: Sen ihlas ile tekbir getiren bu kimsenin amelini hangi ayet ve hadisle delilillendiriyorsun da böyle enteresan fetvaları verebiliyorsun? Bu kimse orada ölse adı ne olacak? Hükmü neye göre verilecek? Senin dediğine göre canını koruyorsa, malını koruyorsa vs. Bu sebeple öldüğünde peygamberimizin dediği gibi şehit mi olacak? Eğer öyleyse sen neden “ ben ve buradakiler sokağamı çıktık” deyip kınanmayı gerektiren bir amel gibi bu amelden kendinizi beri tutup, eğer kötüyse ben yapmadım, iyiyse fetvayı ben verdim tarzında hareketler sergiliyorsun? Bu amelde Kur’an ve sünnete uygun değildir -ki yeni yayınlanan konuşmasında da halk darbeyi bastıramadığı takdirde kendilerinin de eylemlere katılacaklarını söylüyor-.

AMEL MEŞRU İKEN GAYE ĞAYRİ MEŞRU, AMEL ĞAYRİ MEŞRU İKEN GAYE MEŞRU

Sebepler meşru lakin gaye meşru olmaz ise o sebebin meşruluğu bir anlam ifade etmez. Aynı şekilde gaye meşru lakin sebep olan şey meşru değilse bu amelde doğru bir amel değildir.

Misalen münafıklar; adamların sebepleri (görüntü ve amelleri) meşru lakin kalplerindeki maraz ve varmak istedikleri nokta meşru değildir.

Diğer meselede ise; birisi dese ki: “Bizim amacımız hilafettir. Fakat buna ulaşmak için demokrasiyi kendimize yol (sebep) edineceğiz.” İşte bu gaye meşru iken sebebin meşru olmadığının göstergesidir.

Şimdi, sizler İslam için çıkacaksınız lakin yanlış safta saf tutacaksınız. Ama yinede bunun meşru olduğunu zannedeceksiniz. Bu hatadan başka ne ola?.. Sizlerin canınızı ve malınızı korumak için sebep edindiğiniz bu amel de meşru bir amel değildir. Gösterilerin meşruluğu darbe için sokağa inmeye delil olamaz.

NÖBET KİMİN HAKKI?

Adam 5 yıl boyunca beklemiş ve dininin bir yükümlülüğünü yerine getirmek için sandığa gidip bir vekil seçmiş, bir başka biriside onun bu yükümlülüğünü ve yaptıklarını hiçe sayarak seçtiğini indirmeye çalışmış.

Adamlar bunu biz seçtik kimse indiremez diyerek sokaklara dökülmüş. Ya sen?

Hem şirk diyeceksin hem demokrasi din diyeceksin hem de müdafaa mı edeceksin! Yuh size ve o salakça anlayışınıza!

DAVET VE İŞTİRAK

İşte çıkan çıktı. Ne ile çıktılar? “Demokrasi için sokağa çıkın denildi. Ama biz İslam için çıktık abi!” Öyle mi?! Davet kimin? Sen neye iştirak ediyorsun!?

İslam için çıktın da şimdi İslam mı geldi ki sokakları terk ettin? Şimdi İslam için çıkıyorsun da daha önce İslam mı vardı ki evinde oturuyordun? Namus için mi çıktın? Malın için mi çıktın? Ne için çıktın da şimdi o güvendeymiş gibi evine çekildin!

Müslümanlar FETÖ’den emin değildi de şimdi bu tağuttan emin mi oldular? Sen evinde oturuyorsun kendini emniyette sayıyorsun da bana dokunmayan yılan bin yaşasın tarzında cezaevlerindeki Müslümanları ne tez unutuyorsun!

Dünyanın dört bir tarafında Müslümanlar ile savaşan Türk ordusunu ne tez unutuyorsun! Şunu o kuş beynine sok; Demokrasiyi müdafaa için davet edildin ve sende davete fetvalarınla icabet ettin!

GÜNAHLARA SESSİZ KALMAK

İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryemoğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü! (Maide/78-79)

İsrail oğullarının lanetlenmesinin sebeplerinden biri de; “İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!”

Adam, tağutunu övecek sen ise bunlara sessiz kalacaksın, bir de yetmez gibi sayısını çoğaltacaksın. Adam, tağutun mücadelesini verirken sende islam mücadelesi verdiğini iddia edeceksin.

Allah Azze ve Celle:
Âyetlerimiz hakkında (alaylı) konuşmaya dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze geçinceye kadar artık onlardan yüz çevir. Ama şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğuyla beraber oturma. (Enam-68)

Ve O (Allah), Kitab’da (Kur’an’da) size şöyle indirmişti:

“Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman artık, ondan başka bir söze dalıncaya kadar, onlarla beraber oturmayın. Aksi taktirde (eğer onlarla beraber oturursanız) mutlaka siz de onlar gibi olursunuz. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacak olandır. (Nisa-140)

Ayetler böyle derken şimdi tağutun övüldüğü bir mekanda, ululandığı bir yerde, propagandasının yapıldığı bu ortamda duran bir kişinin hali bunlardan farklı mıdır? Buradaki şirke küfre sessiz kalmak kişiyi küfre götürmez mi?

Bu meseleyi yalnızca “3-… toplumla karışmak çoğu zaman müslümanların Allah Azze ve Celle’nin haram kıldığı şeylere maruz kalmalarını getirmektedir. 4- imkan dahilinde müslümanların çalışma yaptığı alan ve sancaklarının belirgin olması sağlanmalıdır” diyerek olayı yalnızca haram ile sınırlandırmak ve imkanın varsa diyerek imkanı olmayanın bunlardan yana sorumlu olmayacağı izlenimini vermek bu ayetlerle bağdaşır mı?

Bu olaydaki şirklere maruz kalma ve sessizlik okullarda bulunan şirke/küfre maruz kalanlar ve bundan yana sessiz kalmadan farklı mı? Bilakis En’am-68, Nisa-140 bu iki olay içinde aynı şekilde delil olmaktadır.

MEN EDİLEN BİR TOPLULUK İÇİNDE GEREK GÖNÜLLÜ GEREK GÖNÜLSÜZ BULUNMAK

Men edilmiş topluluklarda bulunma hususunda Peygamberimizin (sav) amcası Abbas (ra.) bizler için bir örnek teşkil etmektedir.

O ve benzeri bazı kimseler hicrete imkan bulmalarına rağmen hicret etmemişlerdi. Bedir savaşı için adam toplayan müşrikler Abbas (ra) ve beraberindeki bir çok müslümanı savaşa zorla götürmüş ve islam ordusunun karşısına dikmişlerdi. Bunların bir kısmı esir düşerken bir kısmıda ölmüştü. Bu kimseler müslümanlara karşı bir müdahalede bulunmamalarına rağmen sırf müşrik toplum içinde olmaları sebebiyle Allah ölenler hakkında şöyle buyurmaktadır:

Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir. Nisa-97

Buhâri der ki: Bize Abdullah îbn Yezîd el-Mukrî, İbn Abbâs’tan rivayet etti ki; Müslümanlardan bir grup müşriklerle beraberdiler. Bu ise, Allah Rasûlüne karşı olan müşriklerin çok görünmesine sebep oluyordu. Atılan bir ok gelip onlardan birine isabet ederek öldürdü. Ya da birinin boynuna vurdu ve öldürdü. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Melekler, “kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman…» âyetini indirdi. Hadîsi Leys de Ebu’l-Esved’den rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed îbn Mansûr er-Remâdî’nin,  İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Mekke halkından bir kavim müslüman olmuştu ve müslümanlıklarını gizliyorlardı. Bedir günü müşrikler onları beraberlerinde çıkardılar ve onlardan bazısı yaralanıp (öldü). Müslümanlar: Bu arkadaşlarımız müslüman idiler, dediler ve bu kendilerine zor geldi de onlar için bağışlanma dilediler. Bunun üzerine : «Melekler kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman…» âyeti nazil oldu. Bu âyet müslümanlardan kalanlara yazıldı ve bildirildi ki; onlar için özür yoktur.

Esirler içinse Peygamberimiz ile Abbas arasında şu konuşma meydana gelmişti.

“Her esir üç veya daha fazla Müslüman tarafından paylaşılıyordu. Abbas’a sahip olan bir grup Ensar, Peygamber (s.a.v)’e geldiler ve: “Ey Allah’ınRasulü, izin ver de kızkardeşimizin fidyesini biz ödeyelim ve serbest bırakalım” dediler. “Kızkardeş” derken, esirin büyükannesi Selma’yı kasdediyorlardı. Peygamber onlara: “Siz bir dirhem bile vermeyeceksiniz” dedi. Daha sonra amcasına döndü ve: “Ey Abbas, kendinin ve iki yeğenin Akil ile Nevfel’in ve müttefikin Utbe’nin fidyelerini sen öde. Çünkü sen zengin bir adamsın” dedi. Abbas buna karşı çıktı ve:”Ben zaten müslüman olmuştum fakat bu adamlar beni zorla getirdiler” dedi. Peygamber (s.a.v) ona şu cevabı verdi: “Senin İslâm’ı kabul edip etmediğini ancak Allah bilir. Eğer söylediğin doğru ise O senin mükafatını verecektir. Fakat dış görünüşte sen bize karşı olanlarlaydın. O halde bize fidyeni öde.” Abbas, parası olmadığını söyleyince Peygamber (s.a.v) ona şöyle dedi: ” O zaman Ümmü’Fadl’a bıraktığın para nereye gitti? İkiniz yalnızken ona: “Eğer öldürülürsem şu kadarını Abdullah’a, şu kadarını Fadl’a, Kisam’a ve Ubeydullah’a ver! demiştin”. İşte Peygamber (s.a.v) bunu söyleyince iman gerçekten Abbas’ın kalbine girdi. “Seni Hakla gönderene yemin olsun ki, bunu benden ve Ümmü’Fadl’dan başkası bilmiyordu, işte şimdi senin Allah’ın Rasulü olduğunu anladım” dedi ve kendisiyle birlikte iki yeğeni ve müttefikinin fidyesini ödemeyi kabul etti.”

Şimdi, Allah Azze ve Celle’nin “şeytanın dostlarına karşı savaşın “ emrine karşı bir tağutun yanında başka bir tağuta karşı bulunma ne demek oluyor? Bunun delili nedir?

ZAN VE HAKİKAT

Yeni moda bu: “efendim şöyle olsaydı böyle olurdu. Böyle olsaydı bu olurdu. Falan, filan olurdu. Filan da falan olurdu. Böyle olursa herşey yalan olurdu.” Ve daha nice olurdular. Hepsi zan. Oysaki zan Allah katında şöyledir;
Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar. En’am/116

Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir. Yunus/36

Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, şüphesiz hakikat bakımından birşey ifade etmez. Necm/28

“Efendim görünen köy kılavuz mu ister? Oy kullanmaz isem ceza gelir, askere gitmez isem hapse atarlar, çocuk okula gitmez ise elimden alırlar, böyle olunca da ikrah olur ikrahta ayetle sabittir. Ruhsattır. Küfre düşmeme engeldir.”

Bu sözlerin sizin sözünüzden ne farkı var? Evet farkı var. Adamların elinde delilleri var. O delil de şudur; kanunlar..

Ama bu onlar için geçerli bir mazeret değilken, sizin ki apaçık zan! Başka dayanağınız yok ki sizin mazeretiniz nasıl geçerli olsun? Haktan hakikatten yana bir şeyiniz varsa buyurun söyleyin!

Hem şu da biline ki ikrahın dışında hiçbir sebep şirki ve küfrü işlemeye ruhsat olamaz.

KIYASLARDAKİ BENZERLİK

Siz kalkıp birşeyler için, birşeyleri delil getireceksiniz ve “bu haliyle içinde bulunduğumuz vakıadan farklılık arz eder” diyerek delilin vakıa ile uyumsuzluğunu teyit edip bile bile milleti keriz yerine koyup, milletin aklını bulandırmaya çalışıp, alakasız bir delili, alakalı havasında ortaya sunacaksınız öylemi?

Sorulunca da “ biz zaten vakıa ile alakalı olmadığını yazdık” diyecek ve kendinizi temize çıkaracaksınız.

Bahsi geçen delillere bir bakılsa her şey gün gibi ortaya çıkar.

-Hılful Fudul:

1- Bu delilde mazlum ve zalim söz konusudur. Ve mazlumun hakkı zalimden alınıyor. Ama günümüz vakıasında zalim kim mazlum kim ve hakkı olan şahıs kim? Bu vakıada tarafların ikiside zalimdir.
2- Bu delilde bir ahit söz konusu ama şu vakıada ahdiniz nerede ve kiminle?
3- Hılful Fudul masiyet üzere değil de ma’ruf üzere iken bu günkü birliktelik ma’ruf mu masiyet mi?

-Medine Vesikası:

1- Bu bir anlaşmadır. Sizlerin anlaşması nerede?
2- Din uğruna olması müstesna edilmiş. Siz ne zaman yönetimle bir anlaşmaya oturdunuz da maddelerinizi dininize göre belirttiniz.

Ve siz bu delilin “bu haliyle içinde bulunduğumuz vakıadan farklılık arz eder” diyerek delilin vakıa ile uyumsuzluğunu teyit edip uymadığını da belirtmişsiniz.

-Ahir Zaman hadisi:

1- Bir barış söz konusu. Sizler ne zaman barıştınız?
2- Saldırı her iki tarafa birden gelmiş. Size kim saldırdı? Evinize mi geldiler? Bombaları, evinde oturana mı yoksa sokağa çıkana mı attılar?

Bu delillerin hiç birinin vakıa ile alakası yoktur –ki zaten kendileri de zikretmişler-. O vakit yapılması gereken bire bir delil bulmaktır.

BİRE BİR DELİL

Vakıaya tam uyan bir delil var iken başka ve uyuşmayan bir delile yapışmak ya kişinin cehaletini yada fitneciliğini gösterir. Bu haliyle kişinin yazıyı neresiyle yazdığı ortaya çıkar.

Rum süresinin ilk ayetleri vakıayla tam bir uyum içindedir. Senin yapman gereken kafana değil Kur’an ve sünnete başvurmaktır. Bu olaylarda sahabenin tavrı nasıl olmuştu? İşte bu bizler için yol göstericidir.

Sahabeler “hadi gelin mecusiler daha kötü insanlar, onların saldırılarını bertaraf edelim. Eğer Rumlar yenilirse sıra bize gelir” mi demişler?

1. Elif, Lâm, Mim.
2. Rûm mağlûp oldu.
3. Yerin en yakınında. Bununla beraber onlar mağlûbiyetlerinden sonra muhakkak ki, galip olacaklardır.
4. Üç ile nihayet dokuz sene içinde. Önceden de, sonradan da emr Allah’a aittir ve o gün müminler mutlu olacaklardır.
5. Allah’ın yardımı ile. Dilediğine yardım eder ve O, azizdir, rahimdir.
6. -Bu- Allah’ın vadi. Allah vadinden dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.
7. Dünya hayatından bir aşikâre olanı bilirler, ahiretten ise habersiz olanlar onlardır, onlar.

Bu mübarek âyetlerin iniş sebebi şöylece nakledilmektedir. Peygamberimizin, Peygamberliğinin beşinci senesinde bu âyetlerin nazil oluşandan yedi sene evvel İranlılar ile Romalılar arasında bir muharebe başlamış, bu savaşta Romalılar büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Bu mağlûbiyet, Arabistan’a ve Roma’lıların Başkenti olan Kostantiniye şehrine en yakın bir yerde meydana gelmiş, Romalıların ellerinden bir çok şehirleri çıkmıştı.

Bu hâdise, Mekke-i Mükerreme’deki müşrikleri sevindirdi. Diyorlardı ki: Bizim gibi müşrik olan İranlılar kitap ehli olan Romalılara galip geldiler, biz müşrikler de kitap ehli olan müslümanlara galip geleceğiz. Bunların bu saçmalamaları, ashab-ı kiramı üzmekte idi. İşte bu hâdise üzerine bu mübarek âyetler nazil olup Romalıların da o mağlûbiyetlerinden sonra İranlılara nihayet üç ile dokuz sene arasında galip olacaklarını ve o zaman Müslümanların da ilâhî yardıma kavuşacaklarını müjdelemiştir.

Hz. Ebu Bekir, bu ilâhî müjdeyi Mekke müşriklerine karşı ilân ederek; artık o kadar sevinmeyin, az sonra Romalılar da İranlılara galip olacaklardır, demiş, onlar ise buna imkân olmadığını düşünüyorlardı. “Öyle zayıf, perişan düşmüş bir millet, o koskoca muhteşem bir millete nasıl galip olabilir” diyorlardı. Çünkü o zaman Romalılar pek mağlûp perişan bir halde bulunuyorlardı. Hatta o müşriklerden “Übeyy Ibni Halef” Hz. Ebu Bekr’i yalanlamış, Hz. Ebu Bekr de: Ey Allah’ın düşmanı!. Yalancı olan sensin, diye karşılıkta bulunmuş, nihayet aralarında bir bahis akdetmişlerdi.

Şöyle ki: Üç seneye kadar Romalılar galip olurlarsa Übeyy Ibni Halef Hz. Ebu Bekr’e on deve verecek, aksi takdirde ise Hz. Ebu Bekr, ona on deve verecekti. Resûl-iEkrem Efendimiz bu mukaveleden haberdar olunca buyurdu ki: Ya Ebi Bekri. Bu mukavelenin süresini ve develerin sayısını arttırınız. Çünkü bu galibiyet, üç sene ile dokuz sene arasında meydana gelecektir. “Bid’ı sinîn” sözü bunu bildirmektedir.

Ebu Bekr Radiyallahü anh da bu Peygamber emrine göre “Übeyy Ibni Halef” ile tekrar görüşmüş, o bahsin süresini dokuz seneye, verilecek develerin mikdarını da yüze çıkarmışlardı. Nihayet bu mukaveleden itibaren altı sene geçmiş, yedinci senenin başında Roma’lıların galib oluşu gerçekleşmişti. “Übeyy Ibni Halef” ise Uhud Savaşında Resûl-i Ekrem tarafından aldığı bir kılıç darbesiyle yaralanmış Mekke-i Mükerreme’ye dönerek ölmüştü. Hz. Ebu Bekr de o mukavele gereğince yüz deveyi Übeyy Ibni Halefin mirasçılarından almıştı. Bu develeri Resûl-i Ekrem’in emriyle fakirlere tesadduk etti. (Tahavi)

Tavırları bellidir. Yalnızca temenni. Lakin iştirak yok. O zaman bizlere düşen belli.

EHVENİ ŞER VE OY MESELESİ

“İyinin kötüsü. Bu olmaz ise diğeri gelecek. bu ona göre yine de iyidir vs.”  Zanlar birbiri ardınca..  Senin ölçün ne? Sana göre iyi başkasına göre kötü iken? Bu herkes için göreceli bir kavram. “Bu yıkılırsa gelen falan yapar, filanı talan yapar.”

Ne yapmak lazım? “Ehveni şer yapmak lazım.” O vakit “Kılıçdaroğlu geleceğine Erdoğan gelsin” diyene ne diye kızıyorsun? O kimselerde ikisi arasında bir ayrım yapıp birini diğerinden kötü görüyor ve diğerini destekliyor. Farkı ne?

Birinde 5 yılda bir yapılan ibadet, diğerinde ise; “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğus’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.” (Nuh/23) diyenler gibi “sakın demokrasiyi bırakmayın “ şeklinde bir davet. Evet, fark açık ya Yeğus’u savunacaksın ya da savunacaksın !

Tüm müşriklere şunu bir kez daha haykırarak söylüyoruz; İkrahın dışında hiç bir sebep şirki ve küfrü işlemeye ruhsat olamaz. Zaruret kılıfı altında bu şirki ve küfrü işlemeye devam edemezsiniz.

Eğer ki devam edrseniz; De ki ey kafirler; yenileceksiniz ve cehenneme toplanacaksınız. O ne fena yataktır. (Ali imran-12)

İKİ ŞER ARASINDA BİR ANALİZ

Şimdide çıkmış “efendim benim adım şuralarda okunuyor. Bunlar gelse şöyle olur, böyle olur. Bunlar gelse önce bizi asarlar, olmadı halıya sarar eskiciye satarlar vs.” Çeşitli kimselerden çeşitli zanlar…

Evet, bunlar ve daha nice şeyler olabilir. Ama olmayabilirde! Neden mi? Çünkü bütün bunlar zandan ibaret. Zan için ise Allah şöyle buyuruyor:

Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar. (6/116)

Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir. (10/36)

Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez. (53-28)

Bir Müslüman zanlarla değil gerçeklerle hareket eder. Ama bir tehlike sezer ise hemen tedbirini alır ve Rabbine tevekkül eder. Sezilerini gerçek gibi sayıp bir amel yapmaz.

Bir başka pencereden bakar isek; bunlardan hangisi tehlikelidir sözüne Erdoğan deriz. Çünkü, bu zanları doğru saysak gülen yalnızca Müslümanlara zarar veriyor. Ama Erdoğan; ılımlı İslam, demokrat İslam, laik Müslüman vs şekillerde İslam’a balta vurmaktadır. O zaman burada şu soru elzemdir. İslamın yok olması pahasına Müslümanın hayatı mı yoksa Müslümanın katledilmesi pahasına İslam mı?

HER TAİFEYE YARDIM CAİZ Mİ?

8. Daha önceki birçok açıklamamızda belirttiğimiz gibi, islamından dolayı saldırıya uğradığını düşündüğümüz hangi taife olursa olsun destek olmalı, İslam’a yapılan saldırıyı bertaraf etmeliyiz.

Falan filan şahıs üstede belirttiği gibi bir çok yazısında konuşmasında İslam’dan dolayı zulme uğrayan partide olsa yardım edileceğini dile getirmiştir.

Peki, islamdan dolayı zulme uğrayan ihvana neden destek vermedin de onları kınadın? İslamdan dolayı zulme uğrayan Erbakan ve kapatılan bilmem kaç adet partilerine neden destek vermedin?

İslam’dan dolayı kendilerine zulüm edilen partileri boş ver sen cemaatlere gruplara bile destek vermedin. Sen sözünde ne de yalancı çıktın!

Hizbullat cemaati, Hüda-par partisine ve tağuta verilen desteği meşrulaştırmak için zırvaladın durdun! Yuh size ve yaptığınız bu kötü amellere!

İslamdan dolayı bir zulüm olursa ve bu zulme uğrayan, bizlerin tamamıyla ictinab etmemiz emredildiği bir şey değilse ona yardım ederiz. Lakin bunlar ictinab edilmesi gereken şeylerse geri dururuz.

Ne yani,  zulme karşı sokağa çıkılır dediğin gibi rabia işareti de yapın de! Oldu olacak oy da kullan desteği tam ver!

TAĞUTU İNKAR VEYA YARDIM

Rabb Teala bizlere tağutu inkarı emretmiştir.

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.Bakara/256

Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileri ise tâğuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar. Bakara /257

Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar “cibt”e ve “tâğut”a inanıyorlar. İnkar edenler için de, “Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.Nisa/51

(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu halde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor. Nisa /60

İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır. Nisa /76

De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile tağuta tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.” Maide/60

Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah onlardan kimini doğru yola iletti, onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.Nahl/36

Tağut’tan, ona kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelenler için müjde vardır. O halde kullarımı müjdele! Zümer/17

Sen Rabbinin ictinab et dediği bir şeyin sınırlarını kafana göre değil naslara göre ayarlamalısın. Allah Azze ve Celle tağutun yolunda kafirlerin savaştığını sana bildirmiş iken sen nasıl onunla aynı safta durabillirsin ki!

Bu mümkün müdür? Orada adam tağutunu ululayacak sende Rabbini öyle mi? Rabbin onlarla savaşın diyecek, sen ise onların yıkılmaması için bir gayret sarf edeceksin ve bu da yetmez gibi bir de müslümanların, buranın emniyeti ve selameti için ellerinden gelen tüm hassasiyeti göstermelerini söyleyecek ve onları bu işe teşvik edeceksin öyle mi? Kusura bakmayın ama bunun neresi tağutu inkar? Sen yıkılmamasına hassasiyet göstereceksin, yıkılmama hassasiyeti için teşvik edeceksin, fiili olarak sokağa nasıl çıkılıp destek verilir bunun ilkelerini sayacaksın, bunları yalnızca evindeki koltuğuna yaslanarak ayetsiz, hadissiz yapacaksın ve sonrada tağutu inkar ettiğini iddia edeceksin.

İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” Mümtehine-4

Hamd bin Atik Kurtuluşun Anahtarı risalesinde bu ayeti kısmen açıklarken şöyle demiştir:

“Bu ayettede açıkça belirtildiği gibi müslümanların, bir arada yaşadıkları kafirlere karşı kesin tavırlarını ortaya koymaları vaciptir. Müslümanların kendileriyle aynı yerde bulunan kafirlere karşı açık tavır koymaları gerekiyorsa, kendilerinden uzakta bulunanlara karşı çok daha kesin bir tavır sergilemeleri ve bütün meselelerde açık ve net bir tavır takınmaları gerekir. Biz sizden ve Allah Azze ve Celle’yi bırakıp taptıklarınızdan beriyiz ayetinde ince bir nokta vardır. O da şudur; Müşriklerin bizzat kendilerinden uzaklaşmak, ibadet ettikleri putlardan uzaklaşmaktan önce zikredilmiştir. Buna göre önce müşriklerden daha sonrada onların taptıkları putlardan uzaklaşmak gerekir. Zira müşrikleri reddetmek, putları reddetmekten daha önemlidir. Çünkü kişi putlardan uzak olduğu halde onlara ibadet edenlerle olan ilişkisini sürdürebilir. Fakat müşriklerden uzak durup onlarla bağlarını keserse, elbette onların ibadet etmekte oldukları şeyle ve putlarıylada tüm bağlarını koparmış olacaktır. Zira müşriklerden uzaklaşmanınn asıl sebebi budur.”

Ya, siz ve fetvanız ile nöbet tutanlar? Tağuttan mı kullarından mı beri oldunuz! Yoksa her ikisinden mi? Allah onlara karşı savaş diyecek sen savunma yapacaksın ve adını din koyacaksın!

İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır. Nisa /76

MÜSLÜMANCA TAVIR NASIL OLMALI

Şüphesiz bizlerin tavrı Kur’an ve sünnete uygun olmalı.

Ne yapılmalıydı? Mutlaka dine sorulmalı ve konuyla alakalı bir nass varsa ona uygun yada alakalı bir vakıa varsa ona uygun hareket edilmeliydi.

Naslardan ise Rum süresi ve nüzulü meselede bahsi geçen olaylar, günümüze uygundur.

1-Elif, Lâm, Mim.
2- Rûm mağlûp oldu.
3-Yerin en yakınında. Bununla beraber onlar mağlûbiyetlerinden sonra muhakkak ki, galip olacaklardır.
4-Üç ile nihayet dokuz sene içinde. Önceden de, sonradan da emr Allah’a aittir ve o gün müminler mutlu olacaklardır.
5-Allah’ın yardımı ile. Dilediğine yardım eder ve O, azizdir, rahimdir.
6 -Bu- Allah’ın vadi. Allah vadinden dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.
7-Dünya hayatından bir aşikâre olanı bilirler, ahiretten ise habersiz olanlar onlardır, onlar.

Bu mübarek âyetlerin iniş sebebi şöylece nakledilmektedir. Peygamberimizin Peygamberliğinin beşinci senesinde bu âyetlerin nazil oluşandan yedi sene evvel İranlılar ile Roma’lılar arasında bir muharebe başlamış, bu savaşta Roma’lılar büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Bu mağlûbiyet, Arabistan’a ve Roma’lıların Başkenti olan Kostantiniye şehrine en yakın bir yerde meydana gelmiş, Roma’lıların ellerinden bir çok şehirleri çıkmıştı. Bu hâdise, Mekke-i Mükerreme’deki müşrikleri sevindirdi. Diyorlardı ki: Bizim gibi müşrik olan İranlılar kitap ehli olan Roma’lılara galip geldiler, biz müşrikler de kitap ehli olan Müslümanlara galip geleceğiz. Bunların bu saçmalamaları, eshab-ı kiramı üzmekte idi. İşte bu hâdise üzerine bu mübarek âyetler nazil olup Roma’lıların da o mağlûbiyetlerinden sonra İranlılara nihayet üç ile dokuz sene arasında galip olacaklarını ve o zaman müslümanların da ilâhî yardıma kavuşacaklarını müjdelemiştir.

Hz. Ebu Bekir, bu ilâhî müjdeyi Mekke müşriklerine karşı ilân ederek artık o kadar sevinmeyin, az sonra Roma’lılar da İranlılara galip olacaklardır, demiş, onlar ise buna imkân olmadığını düşünüyorlardı. Öyle zayıf, perişan düşmüş bir millet, o koskoca muhteşem bir millete nasıl galip olabilir diyorlardı. Çünkü o zaman Roma’lılar pek mağlûp perişan bir halde bulunuyorlardı. Hatta o müşriklerden “Übeyy Ibni Halef” Hz. Ebu Bekr’i yalanlamış, Hz. Ebu Bekr de: Ey Allah’ın düşmanı!. Yalancı olan sensin, diye karşılıkta bulunmuş, nihayet aralarında bir bahis akdetmişlerdi.
Şöyle ki: Üç seneye kadar Roma’lılar galip olurlarsa Übeyy Ibni Halef Hz. Ebu Bekr’e on deve verecek, aksi takdirde ise Hz. Ebu Bekr, ona on deve verecekti. Resûl-iEkrem Efendimiz bu mukaveleden haberdar olunca buyurdu ki: Ya Ebi Bekri. Bu mukavelenin süresini ve develerin sayısını arttırınız. Çünki bu galibiyet, üç sene ile dokuz sene arasında meydana gelecektir. “Bid’ı sinîn” sözü bunu bildirmektedir. Ebu Bekr Radiyallahü anh da bu Peygamber emrine göre “Übeyy Ibni Halef” ile tekrar görüşmüş, o bahsin süresini dokuz seneye, verilecek develerin mikdarını da yüze çıkarmışlardı. Nihayet bu mukaveleden itibaren altı sene geçmiş, yedinci senenin başında Roma’lıların galib oluşu gerçekleşmişti. “Übeyy Ibni Halef” ise Uhud Savaşında Resûl-i Ekrem tarafından aldığı bir kılıç darbesiyle yaralanmış Mekke-i Mükerreme’ye dönerek ölmüştü. Hz. Ebu Bekr de o mukavele gereğince yüz deveyi Übeyy Ibni Halefin mirasçılarından almıştı. Bu develeri Resûl-i Ekrem’in emriyle fakirlere tesadduk etti. (Tahavi)

Bu bizim yol haritamız olmalı ve tavrımızda bu mimval üzere olmalıdır. Elhamdulillah…

Kaynak: justpaste.it/1212a

Ayrıca Kontrol edin

Güncel vakıa ve Mehdi’nin çıkışı

İD HABER / ÖZEL Cezayirli alim Abdulfettah Hamdaş ez-Zerravi, Ortadoğu’daki gündeme dair bir değerlendirme videosu …

2 Son Yorumlar

  1. Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis